
Ne yaparsanız yapın, birilerine yetmeyeceğiniz gerçeği üzerine…
İnsan, kendini başkalarının bakışında kurar. Bunu fark etmez, çünkü bunu seçmez; bu ona olur. Yavaş yavaş, neredeyse fark edilmeden… Çocukken birinin yüzünde gördüğü memnuniyetle başlar, bir başkasının kaşını kaldırmasıyla devam eder. Zamanla kişi, kendi varlığını dışarıdan gelen bu küçük tepkilerin toplamı zannetmeye başlar. Bu yüzden bir gün aynaya baktığında gördüğü şeyin kendisi mi, yoksa başkalarının zihninde dolaşan parçalarının bir yansıması mı olduğunu ayırt edemez. Çünkü aslında çoktan bölünmüştür. Bir parçası olduğu gibi kalmaya çalışırken, diğer parçası sürekli olarak görülmek, kabul edilmek ve onaylanmak için şekil değiştirir. Ve bu iki parça, hiçbir zaman tam olarak uzlaşamaz. Kısacası insan, fark etmeden kendi hayatının başrolü olmaktan çıkıp, başkalarının kafasında oynayan dizinin yan karakterine dönüşür.
Yaranamamak dediğimiz şey çoğu zaman yanlış anlaşılır. İnsanlar bunu bir eksiklik, bir yetersizlik ya da bir beceriksizlik olarak görür. Oysa biraz daha dikkatli bakıldığında bunun bir sonuç değil, bir çarpışma olduğu fark edilir. Çünkü herkesin zihninde farklı bir gerçeklik vardır ve bu gerçeklikler hiçbir zaman tam olarak birbirine temas etmez. Siz birine kendinizi anlatmaya çalışırken, aslında onun zihninde çoktan tamamlanmış bir hikâyeye müdahale edersiniz. Ve kabul edelim, kimse kendi yazdığı senaryoyu sizin hatırınız için bozmaz. Siz ne eklerseniz ekleyin, o sizi yine kendi bildiği yere yerleştirir. Çünkü mesele sizin kim olduğunuz değil, onun sizi nereye koymaya ihtiyaç duyduğudur. Siz “ben aslında öyle biri değilim” dersiniz, o içinden “tam da öyle biri bu” diye geçirir. Tartışma daha başlamadan bitmiştir zaten.
Buradaki asıl tuhaflık, insanların sizi yanlış anlaması değildir. Tuhaf olan, sizin bunu düzeltebileceğinize inanmanızdır. Çünkü bu inanç, sizi görünmez bir döngünün içine sokar. Sürekli olarak kendinizi yeniden ifade etmeye, yeniden konumlandırmaya ve yeniden açıklamaya çalışırsınız. Sanki doğru kelimeleri bulduğunuzda her şey yerli yerine oturacakmış gibi hissedersiniz. Oysa kelimeler hiçbir zaman yeterli olmaz. Çünkü sorun anlatımda değil, algının kendisindedir. İnsanlar sizi duymadan önce zaten duymak istediklerine karar vermiştir. Siz açıklama yaparsınız, onlar özet geçer. Siz uzun anlatırsınız, onlar başlık okur. Sonra da “ben seni çözdüm” derler.
Bu yüzden insan zamanla kendini sadeleştirmez, aksine karmaşıklaştırır. Daha az yanlış anlaşılmak için daha fazla düşünür, daha az eleştirilmek için daha fazla kontrol eder, daha çok kabul görmek için daha az kendisi olur. Ve bu süreçte fark etmeden kendi içindeki en net sesi kaybeder. Çünkü sürekli dışarıya odaklanan bir zihin, içeride olanı duyamaz. Bir noktadan sonra kişi şunu fark eder: Artık ne söylediği değil, nasıl algılanacağı önemlidir. Ve bu, varoluşun en sessiz ama en derin kaymalarından biridir. İnsan kendi hayatını yaşamaz hale gelir; adeta kendi PR ajansına dönüşür.
Fakat asıl kırılma tam burada başlar. Çünkü insan bir süre sonra şunu görür: Ne kadar değişirse değişsin, ortaya çıkan sonuç değişmez. Sadece eleştirinin tonu değişir, sadece kullanılan kelimeler farklılaşır. Ama öz aynı kalır. Dün “çok iyisin” diyen, bugün “fazla iyisin” diyebilir. Dün “net bir insansın” diyen, yarın “çok keskinsin” diyebilir. Yani sorun sizde değil, sizin üzerinizden konuşan cümlelerde. Bu tekrar eden desen, ilk bakışta bir başarısızlık gibi görünür. Oysa belki de bu bir işarettir. Çünkü sorun hiçbir zaman “yeterince iyi” olmamak değildir. Belki de sorun, “yeterince” diye bir şeyin hiç var olmamasıdır. Çünkü yeterlilik, ölçülebilir bir gerçeklik değil; sürekli değişen bir beklentidir. Ve beklenti, onu taşıyan kişiden bağımsız değildir. Herkes kendi terazisiyle tartar, ama kimse terazisini kalibre etmez.
Bu farkındalıkla birlikte insan, bir cevap değil, bir boşlukla karşılaşır. Çünkü eğer herkes için yeterli olamayacaksanız, o zaman neden bu kadar çaba sarf ediyorsunuz sorusu kaçınılmaz hale gelir. Bu soru rahatsız edicidir. Çünkü alışılmış yönü tersine çevirir. Dışarıdan içeriye bakmaya zorlar. Ve bu bakış, ilk başta netlik değil, belirsizlik getirir. Çünkü kişi ilk defa başkalarının gözünden değil, kendi içinden bakmaya çalışır. Ve içerisi, dışarısı kadar düzenli değildir. Hatta açık konuşmak gerekirse, içerisi biraz karışıktır.
Ayna bu noktada bir nesne olmaktan çıkar. Bir yüzleşme alanına dönüşür. Çünkü aynaya baktığınızda gördüğünüz şey sadece yüzünüz değildir. Aynı zamanda kim olduğunuzu sandığınız şey ile aslında kim olduğunuz arasındaki gerilimdir. Ve bu gerilim çoğu zaman rahatsız edicidir. Çünkü insan kendini sabit bir şey olarak görmek ister. Oysa gerçeklik kaygandır. Siz başkalarının gözünde sürekli değişen bir imajken, kendi içinizde de sabit bir kimlik değilsiniz. Sadece o anki farkındalığınız kadar varsınız. Ve bu farkındalık, dış seslerle dolu olduğunda bulanıklaşır. Aynaya bakarsınız ve ilk defa şunu düşünürsünüz: “Ben gerçekten bu muyum, yoksa bu da mı başkalarının bende bıraktığı bir taslak?”
Belki de en kafa karıştırıcı olan şudur: İnsanlar sizi yanlış anlamaz. Sizi kendi anlamlarının içine yerleştirir. Ve siz bu yerleştirmeye itiraz ettikçe, aslında onların kurduğu düzene müdahale edersiniz. Bu yüzden dirençle karşılaşırsınız. Çünkü mesele sizi anlamak değildir. Sizi yerleştirmektir. Herkesin zihninde sizin için ayrılmış bir raf vardır ve siz o rafa sığmadığınızda, sorun siz olursunuz. Oysa belki de rafın kendisi yanlıştır.
Sonunda geriye tek bir soru kalır. Ama bu soru bir cevap istemez. Eğer kimseye tam olarak anlatılamayacaksanız, o zaman kendinizi kime anlatmaya çalışıyorsunuz? Ve daha da önemlisi, anlatmanız gerçekten gerekli mi? Çünkü belki de insanın en büyük yanılgısı, anlaşılmak zorunda olduğunu düşünmesidir. Oysa bazı şeyler anlaşılmak için değil, sadece var olmak için vardır. Ve insan da bazen böyledir. Çok açıklama yapan insanların genelde en az anlaşılanlar olması da ayrı bir ironidir.
Aynanın karşısında durduğunuzda, ilk defa kimseye açıklama yapmanız gerekmez. Kimse sizi yanlış anlamaz, kimse sizi eksik görmez. Çünkü orada bir yorum yoktur. Sadece bir karşılaşma vardır. Ve bu karşılaşma çoğu zaman bir son değil, bir başlangıçtır. Çünkü insan başkalarına anlatamadığını, belki de ilk defa kendine söyleyebilir. Ve o an, dışarıdaki bütün sesler anlamını yitirir. Kimse alkışlamaz, kimse eleştirmez ama garip bir şekilde ilk defa doğru yerde olduğunuzu hissedersiniz.
Ve belki de mesele hiçbir zaman kimseye yetememek değildi.
Belki mesele, kendine bile yetip yetemediğinden hiçbir zaman emin olamamaktı.